ZİKRULLAH

ZİKİR: KALPLERE HAYAT VEREN İKSİR

Zikir ve Tesbihatı küçük görmeyin!

Zikir Nedir?

ZİKİR Ayetlerİ

Umre Notları

Tasavvuf 'ta On Bir Esas

BIRAKMA BENİ - Şiir

SENAİ DEMİRCİ

Sabahın Duası..

Yazılar

Tasavvuf 'ta On Bir Esas

Yolu Rasul-i Zişan s.a.v. gibi, Sahabe-i Kiram gibi yürüyen Sâdât, peşlerinden gelenlere iz bırakmak, takipçilerinin kolay yürümesini temin etmek için kandiller yakıp, koymuşlar güzergâh üzerine. Yolumuzu aydınlatan bu kandillere kimi “on bir esas” demiş, kimi “kelimât-ı kudsiyye”.

Hâce Abdülhalik Gücdüvanî k.s. ve Şâh-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin, ışığını Hızır a.s.’ın taliminden, ledün ilminden devşirip yolumuza diktikleri bu kandiller neyi, nasıl aydınlatıyor, bir kere daha hatırlayalım.

 

Hûş der-Dem

Her nefesin farkında olmak

Nefes alıp vererek yaşarız ve irademiz dışındaki bu tabii halin çoğu zaman farkında bile olmayız.

Hûş der-dem prensibi, böyle bir gafletten sakındırmak için, alıp verdiğimiz her nefesin farkında olmamızı istiyor bizden.

Çünkü Ra’d suresinin 28. ayetinde buyurulduğu gibi; “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle itminan (huzur ve sükun) bulur.”

 

Nazar ber-Kadem

Bakışını kendi adımlarına yöneltmek

Yürürken gözlerin kendi ayaklarında olması, kişinin bakışını ve dikkatini kendi adımlarına yöneltmesi anlamına gelen nazar ber-kadem, özellikle yolun başındakiler için uyulması gereken zahirî ve bâtınî bazı edepleri ifade eder.

Nazar ber-kadem Hz. Peygamber s.a.v.’in yürüyüşünün de tarifidir aynı zamanda. Zira Âlemlerin Efendisi, vücudunun üst kısmını ve başlarını hafifçe öne eğerek, gözleri yere bakar halde tevazu ile ama seri adımlarla yürürdü. Sağa sola bakmaz, bir tarafa bakması gerektiğinde o tarafa bütün vücuduyla dönerlerdi. Nazar ber-kadem esası bu yönüyle, yolu Rasul-i Ekrem s.a.v. gibi yürüme çabasının, Sünnet’e uyma hassasiyetinin gereğidir. Kaldı ki yol madem ancak O’nun izlerini takiple kat edilebilmektedir, dikkatin adımlara yöneltilmesi, bu izleri gözetme titizliğinin de nişanesidir. Zira adımımızı nereye attığımıza bakmayınca, bastığımız izler O’nun mudur, değil midir, anlama imkânımız yoktur.

 

Sefer der-Vatan:

Dünyada sefer halinde olmak

Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz.

Dünyada iken Allah’a muhabbetle dönüş yolculuğunun esaslarını belirleyerek, bizi hem zahirde hem bâtında kutlu bir hicrete davet ediyor. Gönlün, Zariyat suresinin 50. ayetindeki “Allah’a koşun!” davetine icabetle, ecel kapıyı çalmadan, yegane Dost’a kavuşmak üzere yola koyulmasıdır bu hicret. Her hicret gibi daha iyiye, daha güzele doğru sürekli yol almayı, bizi yavaşlatan ağırlıkları terk etmeyi gerektirir.

Sefer der-vatan, tasavvufta seyr ü sülûk denilen ve insanın iç dünyasında gerçekleşen manevî bir yolculuktur.

Hz. Peygamber s.a.v.’in, “Gerçek muhacir, Allah Tealâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir.” hadisi, hicret yolculuğunun illa bir beldeyi terk edip diğerine yönelmek suretiyle yapılmayacağını da anlatır. Kötülüğe, günaha teşvik eden bir ortamı, çevreyi veya arkadaş grubunu terk edip iyilerin meclisine katılmak da bir hicrettir. Sefer der-vatan’la kastedilen hicrette, kötülükten iyiliğe doğru yol almak esastır. Her halükârda bir mücahededir. Temenni ile yetinmemeye, tembellikten kaçınmaya, arayışa, salih amel ve ibadete davettir.

 

Halvet der-Encümen

Halk içindeyken de Hak ile olmak

Kişinin halktan uzaklaşarak tek başına bir tenhaya çekilip yahut bir yere kapanıp zikir, dua ve ibadetle meşgul olmasına “halvet” denir. Tasavvuf terbiyesinde kemâl alameti keramet değil, halkın arasına girip onlarla ülfet ettiği, maişetini kendi kazandığı halde bir an bile Allah’tan gafil olmamaktır. Böyleleri Âl-i İmran suresinin 191. ayetinde “…ayakta, otururken, yanları üzeri yatarken Allah’ı zikreden gerçek akıl sahipleri” olarak övülmüş, Nur suresinin 37. ayetinde ise “ne bir ticaret ne de bir alışverişin onları Allah’ı zikretmekten ve ibadetlerden alıkoyamayacağı” haber verilmiştir.

Halk içinde bulunmak ve gönle almamak kaydıyla zâhirle meşguliyet, dünyadan el etek çekmemek, başkalarına yük olmadan elimizin emeğiyle geçinmek, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz görmek, örneklik ve tebliğ ile insanlara hizmet edebilmek için şarttır. Bütün bunlar Allah’ı zikretmeye mani olmamalıdır. Zira halk içindeyken de Hak ile olanlar, Bakara suresinin 115. ayetinde buyurulduğu gibi “her nereye dönüp yönelseler Allah’ın vechinin (zatının) orada olduğunu” fark edecekler, bir an bile O’nu anmaktan geri durmayacaklardır.

 

Yâd-kerd

“Yâd etmek, hatıra getirmek” anlamına yâd-kerd ile Allah lafza-i celâlinin tesbihi Sayı bakımından çokluğu ve sürekliliği ile huzur halini devamlı kılmak için ehlince telkin ve tavsiye edilen bu zikirlerin kendine mahsus usulleri vardır. Usul ve şartlarına riayet ederek çekilmesi halinde kalp hanesi mamur olacak, Hakk’ın tecellisine uygun hale gelecektir. Evrâdın (virdlerin) sayıca çokluğu zikir alışkanlığını kazandırırken, usulü de kalbi saflaştırıp temizlemektedir. Meselâ kelime-i tevhidi, yani “lâ ilâhe illallah” lafzını, nefesi tutarak kalbe söyletmek suretiyle yapılan nefy ü ispat zikri böyledir. Kelime-i tevhidin “lâ ilâhe” (başkaca hiçbir ilah yoktur) kısmına “nefy”; “illallah” (ancak Allah vardır) kısmına ise “ispat” denir. Bu zikir çekilirken zâkir (zikreden) nefesini göbeğinin altına hapsedip tutar, gözlerini ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırıp kıpırdatmaz. İç sesiyle “lâ” derken, göbek altında tutulan nefesle birlikte kalbindeki bütün sahte mabutları, kiri, pası, masivayı da yukarı doğru çeker; “ilâhe” ile sağ omuz hizasından dışarı atar. Sonra “illallah” ile nefesini şiddetle vurur gibi boşalan kalbine indirir. Böylece hem kalbin tasfiyesi, hem de oraya ilah olarak yalnızca Allah’ın varlığının sabitlenmesi gerçekleştirilmiş olur.

Yad-kerd, zikrullahın usulü ve çeşidinden ziyade sıklığını, çokluğunu yahut devamlılığını ifade eder. Fakat devamlılıktan netice alınması, usule uymaya bağlıdır.

 

Bâz-geşt

Allah’a dönmek

“Geri dönmek, bir şeyi yeniden aramaya çıkmak” anlamındaki “bâzgeşt” ile, zikir esnasında belirli bir sayıdan sonra, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesinin söylenmesi kastedilir. “Ey Rabbim! Benim yegâne maksadım sensin ve talep ettiğim tek şey sadece senin rızandır.” mealindeki bu Arapça cümle, kalp ve letaif zikirlerinde çekilen her yüz lafza-i celâl tesbihinden sonra, nefy ü ispat zikrinde ise iki nefes aralığında dil ile söylenir. Maksat, zikir halinde iken kalbe gelen ve havâtır denilen duygu ya da düşüncelerden yüz çevirmek, bunların kalpte yer etmesine fırsat vermemektir. Havatır olumlu bile olsa, kalbe Allah’tan gayrısını almak anlamına geldiğinden zikri zedeler, tesirsiz kılar. Şu halde bâz-geşt, zâkirin zikirdeki niyetini şu veya bu sebeple kaybetme ihtimaline karşı yeniden hatırlatma, bozulan istikametini düzeltme usul ve imkânıdır.

Bâz-geşt aslında kalbimizde zikrullahtan başka bir şey bırakmaması yahut yeniden istikamet bulmamızı ihsan etmesi için Allah Tealâ’ya ilticadır. “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” “Ey Rabbim! Benim yegâne maksadım sensin ve talep ettiğim tek şey sadece senin rızandır.” cümlesi bir irade beyanı olduğu kadar bir niyazdır da. Öte yandan hiç kimse sırf kendi gayretiyle Allah’ı, O’nun şanına layık bir zikirle zikredemez. Hakiki zikre Yüce Allah’ı yine Allah ile birlikte zikretme makamında ulaşılabilir ki, bunun için de Cenab-ı Mevlâ’ya dönmek, O’nunla olmak şarttır.

Kısaca zâkir, kendini zikrullahtan alıkoyan etkenlerden korunmak, zikrullaha devam için yardım istemek veya Hakk’ı Hak ile zikredebilmek için “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” diyerek hem zikir iradesini yenilemeli hem de beş vakit namazda olduğu gibi tekrar tekrar Allah’a yönelip O’nun rahmetine sığınmalıdır. Yolun başında olanların bâz-geşt ile istikamet ve irade beyanına rağmen zikrullahı kalbe söyletmekte sıkıntı yaşasalar bile, mürşidi taklitle zikri sürdürmeleri tavsiye edilmiştir. Taklit zamanla tahkike dönüşecektir.

 

Nigâh-dâşt

Teveccühü gözetmek

Tasavvuf terbiyesinde maksat, usulüne uygun yapılan devamlı zikirle kalbi beytullah kılmaktır. Bu nedenle zikrullahtaki feyiz ve devamlılığı korumaya yönelik esaslar konmuştur. Bunlardan biri olan “nigâh-dâşt”, masivaya yönelmemesi için bakışımızı, yani ilgi ve teveccühümüzü kontrol altında tutmak demektir. Zikri zedeleyecek ölçüde bir ilgi veya meşguliyet, sonuçta kalbe sirayet edeceğine göre nigâh-dâşt’ı, “Allah’tan gayrısına yönelmesi ihtimaline karşı teyakkuz halinde bulunup kalbi masivadan korumak” şeklinde de anlamak mümkündür.

Masivayı kalbe sokmamanın ilk şartı, Allah’tan gayrı ne varsa bunların hiçbirini kalbin semtine uğratmamaktır. Nefse hoş gelen, göz alıcı şeylere itibar etmemek, dünya ile lüzumundan fazla meşgul olmamaktır. Bakışımızı dışa değil kendi içimize yöneltmektir. Elbette kişi kalbi masivadan korumak için kalbinin kapısını da dikkatle beklemeli, Allah’tan başka hiçbir varlığın, hiçbir düşünce ve hatıranın kalbe girmesine izin vermemelidir. Fakat bu daha sonra düşünülecek bir tedbir olmalı, öncelikle kalbin huzurunu bozabilecek yönelişlerden kaçınmaya çalışmalıdır. Bunun için hariçte bir şey sık sık kalbi meşgul ediyorsa o şeyden kurtulmanın çaresi aranmalıdır. Tasavvuf yoluna giren bazı varlıklı kimselerin mal mülklerini vakfetmeleri bu çarelerden biridir mesela. Yahut eski dervişlerin bir lokma bir hırka tercihi ile sıradan işlere talip olması, çoğu zaman insanlardan itibar görme duygusundan kurtulma arayışının sonucudur.

Şüphesiz ki dünyanın bin bir türlü hali vardır ve üzülmek, kederlenmek, sevinmek, telaşlanmak, dünyevî bir beklentiye girmek bazen kaçınılmaz olmaktadır. Böyle durumlarda dünyanın geçiciliğini, bir rüyadan ibaret olduğunu, imtihanımızı, ahiret yurdunun ebediliğini, zikrin anlamını düşünüp bu duyguların kalbimizde hiç değilse kalıcı hale gelmesine müsaade etmemelidir. Yine de asıl olan dünyalık meselelerin kalbe hiç sokulmamasıdır. Büyükler, kısa sürelerle de olsa kalbi sadece Allah’a hasrederek zikretmeyi denemenin ve bu denemelerde ısrarın, böyle bir mazhariyete kavuşturabileceğini söylemişlerdir.

Bütün bu tedbirlere, dikkate ve kalp murakabesine rağmen, yabancı bir duygu veya düşüncenin kalbe girmesine mani olunamamışsa, bâz-geşt esasıyla bunun orada karar kılmamasına çaba gösterilmelidir